top of page

Kusurluluk ve Geçicilikteki Güç Wabi-Sabi

Bir mekanın, restoranın, sokağın, bahçenin Teksas’ta değil de Japonya’da olması; bir malzemenin, yemeğin, objenin, çiçeğin, düşünürün ya da sanatın Japon kültüründen gelmesi veya ondan esinlenmesi bir anda algımızı olumlu anlamda değiştirebiliyor. Japon kültürüne ait olan, Tokyo’da bulunan mekanlar ve nesneler bize daha estetik, otantik ve ilgi çekici gelebiliyor. Buna da ‘Japon Etkisi’ (Japan Effect) deniyor.


Japon kültürünün etkisini birçok farklı alanda hissettiğimiz; Japonya’da tatil yapmanın, Japon filmlerinin, Japon anime ve mangalarının giderek popülerleştiği, hatta belki de gündelik rutinlerimizin içine sızmaya başladığı bu dönemde ilgimi çeken bir Japon teriminin üzerinde durmak istiyorum.


Wabi-Sabi (ingilizcesi: beauty of imperfection and impermanence), kusurluluk ve geçicilikteki güzellik anlamına geliyor. Ancak bu yalnızca estetik bir anlayış değil; Japon Zen felsefesinden beslenen, yaşamın doğasından gelen bir hayat felsefesidir. Wabi, gösterişten uzak olanda ve sadelikte bulunan huzuru; sabi ise zamanın bıraktığı izlerle oluşan dingin güzelliği ifade eder. Birlikte düşünüldüğünde wabi-sabi, eksilmeyi, eskimeyi ve değişimi hayatın doğal ritmi içinde görmeye etmeye davet eder.


Daha detaylı bir şekilde bu kavramın içine dalmadan önce, wabi-sabi’nin ne olmadığını tanımlamak daha açıklayıcı olabilir. Herhangi bir şeyin mükemmel, tamamlanmış, eksiksiz, sürekli, değişmeyen ve kusursuz olmaması anlamına gelir. Her şeyin yerli yerinde olması, pürüzsüz olması ya da tas tamam ifadelerini düşündüğümüzde zihnimize gelen görüntülerin karşısında yer alır. Wabi-sabi; her şeyin tamam olmadığını, hayatımızda, yaptıklarımızda, evimizde ve ilişkilerimizde birçok pürüz ve kusur bulunduğunu, mükemmellikten uzak olmanın yaşamın doğasına ait olduğunu ifade eder.


Japon estetiğinde çatlamış bir seramiğin altınla onarılması anlamına gelen ‘kintsugi’ anlayışı da wabi-sabi felsefesiyle ilişkilidir: kırık gizlenmez, aksine görünür hale getirilir ve hikayenin bir parçası olur. Kusur saklanması gereken bir hata değil, geçmişin ve kişisel öykünün izi haline gelir.


Yapay zekanın da beslediği suni, sentetik bir tamamlanmışlık hissi; makyajın tüm kusurları filtrelediği pürüzsüz yüzle; gün içerisindeki en büyük hedefin yapılacaklar listesindeki tüm maddelere tik atmak olması; evimizin Pinterest’ten çıkmış gibi görünmesi; kıyafetlerimizin her daim yeni modaya uygun ve uyumlu olması gerekliliği de wabi-sabi’den uzaklaşmayı temsil ediyor.

Peki mükemmele ve kusursuzluğa ulaşmak varken wabi-sabi teriminin hayatımızdaki yeri ne olabilir? Neden hatasız ve eksiksiz olma çabasını ara sıra da olsa bırakmak isteyelim?


Yaşamdan ve doğadan bahsettiğimizde, içinde her türlü belirsizliği, karşıtlığı, geçiciliği ve kusurluluğu barındırdığını görürüz. Olabildiğince hatalardan, zaaflardan, kusurlardan ve eksiklerden arınmış halde görünme çabası hem kendimizle hem de etrafımızla sentetik ilişkiler doğurmaya başlar.

Aslında canlılık, yaşama hissi ve dürtüsü bir şeyin tamam ve eksiksiz olmasından değil; içten bir kusurluluğun güzelliği ile birlikte ortaya çıkar. Yaşamı canlı kılan şey, kontrol edilemeyen küçük düzensizliklerdir ve kırılganlıklarımızdır.


Şunu düşünebiliriz, yapay zeka birçok anlamda hayatı kolaylaştıran bir araçken, yapay zekanın oluşturduğu görüntüler bir süre sonra tat vermemeye başlayabilir ya da bir sanatçının yarattığı esere baktığımızda hissettirdiklerini hissettirmeyebilir. Yapay zekanın ortaya koyduğu eser, uzaktan ne kadar kusursuz görünürse görünsün; çizgilerin netliği, tekrar eden yapısı ve hataları minimalize etmeye yönelik kurgusu nedeniyle ağızda yavan bir tat bırakabilir. Çünkü bazen duygu, tam da kusurun bıraktığı boşlukta ortaya çıkar.


Yaşamımızda da biriciklik ya da ‘otantik olma’, samimi ve gerçek ilişkiler kurabilme mükemmel olgusundan gelmez; insanın kendine özgü hatalarından, kusurluluğundan, kırılganlıklarından, hassas ve zayıf noktalarından gelir.


Bir film karakterini hayal ettiğimizde, bu karakter bir süper kahraman bile olsa onu gerçek hissettiren ve onunla bağ kurmamızı sağlayan kısım onun kusursuz ya da çok güçlü olması değil; zaafları, kırılganlıkları ve sınırlarıdır. Yani kusurlu gördüğümüz o ‘insansı’ özellikleridir. Bu karakterle ilişki kurmamız onun gücü üzerinden değil, kırılganlığı üzerinden olur. Karakterin kendinde zaaf ve kusur olarak gördükleri bizi onun hikayesine bağlayan tutkal haline gelir.


Mesela Superman neredeyse yenilmezdir; uçabilir, dünyayı kurtarabilir, fiziksel olarak aşırı güçlüdür. Ama bir parça Kryptonite karşısında bedeninin güçsüzleşmesi onu bir anda yenilebilir kılar. Çünkü ilk kez risk vardır. Gücün yanında kırılabilirlik ortaya çıkar ve karakter tanrısal olmaktan çıkıp insana yaklaşır. Kyrptotine karşısındaki güçsüzlüğü insanlarla ve dünyayla farklı bir ilişki kurmasını sağlar, yardım ihtiyacını ortaya çıkarır ve ilişkilerini derinleştirir. Böylece Superman’in kurduğu gerçek bağ, dünyayı kurtardığı anlarda değil; güçsüzleşip başkalarına ihtiyaç duyduğu anlarda görünür hale gelir.


Naruto’da (Japon anime) ise mücadele dış dünyadan çok içsel dünyadadır. Naruto karakterinin içinde taşıdığı Dokuz Kuyruklu yalnızca bir güç kaynağı değil; öfke, yalnızlık ve dışlanmışlığın sembolüdür. Naruto’nun yolculuğu düşmanları yenmekten çok kendi içindeki yıkıcı tarafla ilişki kurmayı öğrenmesidir. Güç burada bastırmaktan değil, anlamak ve ilişki kurmaktan doğar. Kendi içindeki Dokuz Kuyruklu’yu tanıdıkça etrafındaki insanlarla kurduğu ilişki güçlenir. İçsel mücadelesi empati yeteneğini ve etrafını anlama kapasitesini genişletir.


Hulk karakterinde öfke doğrudan fiziksel bir dönüşüme sebep olur.  Bruce Banner ne kadar kontrol etmeye çalışırsa çalışsın yoğun öfke duygusu ortaya çıktığında Hulk’a dönüşür. Bu dönüşüm hem yıkıcıdır hem koruyucudur. Aynı özellik bir şehri mahvedebilir ya da insanları kurtarabilir. Öfkenin çift yönlü doğası karakterin temel içsel ikilemini oluşturur.


Spider-Man ise fiziksel bir zayıflıktan çok psikolojik bir yük taşır. Herkesi kurtarması gerektiğine dair inancı onu sürekli bir sorumluluk duygusunun içine sokar. Güç sahibi olmak özgürlük getirmez; tam tersine suçluluk ve çaresizlik hissi yaratır.


Batman’in süper gücü yoktur; onu kahraman yapan şey yaşadığı kayıptır, (ailesinden kalan miras, geliştirdiği teknolojik aletler ve sadık yardımcısı Alfred’le birlikte tabii). Ailesinin ölümü onun için yalnızca bir travma değil, aynı zamanda adalet arayışına dönüşen bir yön bulma çabasıdır. Mücadelesi dışsal bir düşmanı yenmekten çok, kaybın yarattığı boşlukla yaşamayı öğrenme sürecidir. Gücü doğuştan gelen bir üstünlükten değil; kırılganlığını disiplin, anlam ve sorumluluğa dönüştürme biçiminden doğar


Aslında bu karakterlerin hiçbirini etkileyici kılan şey yalnızca sahip oldukları güç değildir; her birinin taşıdığı eksiklik, çatışmaları, yaraları ve kırılganlıklarıdır. Zaaflar hikayedeki bir eksiklik değil, karakterin insani tarafını görünür kılan bağlara dönüşür. İzleyici tam da burada kendinden bir parça bulur; çünkü gerçek hayatta da insanı tanımlayan şey yalnızca yapabildikleri değil, zorlandıklarıdır. Tıpkı Wabi Sabi anlayışında olduğu gibi, bu karakterleri canlı ve gerçek hissettiren tamamlanmış olmaları değil; kusurlarıyla birlikte var olmalarıdır. Güç, burada kusursuzluğun değil, eksiklikle kurulan ilişkinin içinden doğar. Bu sayede karakterler hem etraflarıyla ilişki kurmaya başlarlar hem de seyirci olarak biz bu bağı hissederiz.


Bu nedenle kusursuzluk, hep iyi olma ya da görünme ve eksiksiz olma peşinde koştukça kendimizden uzaklaştığımızı ve maskemizin sertleştiğini hissedebiliriz. Kendimize yakınlaşmak ne anlama gelir peki? Bu canlılık hissidir. Oyun oynayabilme kapasitemizdir. Bir şeyler tamam değilse bile keyif alabilirim, yaşayabilirim demektir. Sürekli kontrolde ve tetikte olma çabasını bırakmak demektir. Düşebileceğimi, birinin canımı acıtacağını bilsem de güvende hissetme halidir.


Kendime yakınlaştığımda her yanımı, tüm farklı hallerimi ve kusurlarımı görmeye başlarım; kusurlarımla kurduğum ilişki değişir. Bazen kusurlarım güçlü yanlarıma bile dönüşür. Kendimle konuşma şeklim değişir; kurallarım esnemeye başlar, hatta kural olmaktan çıkar. Daha iyi, daha güzel, daha başarılı olmalıyım inancının yoğunluğu hafifler. Bedenimle bağlantımı yeniden keşfederim, onu beslemeye başlarım. Rüyalarım canlılaşır ve hissetmeye başlarım. Sadece mutluluk, heyecan ve neşe değil; korku, hüzün, kaygı, öfke, yas ve hayal kırıklığı… Tüm duyguları hissedebilme ve tanıyabilme gücü yeniden ortaya çıkar.


Uzun süredir bilerek ya da bilmeyerek saklı tuttuğum, sesini duymamak için önlemler aldığım yanlarım tüm kusurlarıyla birlikte cesurca kendilerini gösterir ve kusursuz olmamanın tamamlanmışlığını, özgürlüğünü ve ferahlığını hissederim.

Wabi-sabi’yi anlamak için çıktığımız bu yolda, türlü kahramanlarla karşılaşmış olduk ve umuyorum ki yol haritamızda bizi kendimize yakınlaştıran bir yere getirdi. Bu yolculuk bitmeyen bir yolculuk; sürekli değişen yollar, çeşit çeşit duygulanımlar var. “Neden böyleyim?” sorusunu kenara bırakıp merak eden gözlemci sesi keşfetme süreci.


Psikoloji, kişisel gelişim ve popüler kültür sık sık bize sürekli değişmemiz, gelişmemiz ve “en iyi versiyonumuza” ulaşmamız gerektiğini söylüyor. Oysa belki de bütün bu çağrı, yeni biri olmaktan çok, kendimizden sakladığımız parçaları yeniden hatırlamaya davet ediyor. Yolda birçok engellerle karşılaşsak da hatta ara sıra kaybolsak da kendimize çıkan o yolda yürümeye devam..



Kaynaklar

Longhurst, E. N. (2018). Japonisme: Ikigai, Forest Bathing, Wabi‑sabi and More. HarperCollins Publishers.

 

Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.

Tale Psikoloji

Email: psknisandalbayrak@gmail.com

Telefon: +90 545 715 33 37

Çalışma Saatleri

Pazartesi - Cuma: 8:00 - 20:00​​

Cumartesi: 9:00-15:00

  • Whatsapp
  • LinkedIn

© 2023 Tale Psikoloji

bottom of page