Rüyalar: Bilinç ile Bilinç Dışı Arasında Bir Köprü
Rüyalarımızı ne kadar dikkate alıyoruz, onlara herhangi bir anlam atfediyor muyuz? Terapide her zaman konu rüyalara gelmeyebiliyor ya da bazı ilginç veya korkutucu rüyaların hızlıca anlatılıp unutulduğu oluyor. Bazı danışanlar rüya görmüyorum ya da görsem bile hatırlamıyorum diyerek konuyu geçiştirebiliyor. O zaman rüyalara bir anlam yüklemeli miyiz?
Rüyalar, bazı bilim insanlarına göre beynin rastlantısal elektriksel ve nörokimyasal aktivitesinden ibaret. Tamamen rastlantısal, belirli bir amacı ve anlamı olmayan beyin hareketleri olarak açıklanıyor. Rüyaların işleyişi, işlevselliği ve anlamları hala araştırılmaya devam etse de Sigmund Freud, Carl Jung, Alfred Adler, Fritz Perls gibi ünlü psikoterapistler rüyaları rastlantısal beyin aktivitesinden çok daha fazlası olarak görüyordu.
Biraz daha geçmişe gidip terapi kelimesinin etimolojisini incelediğimizde bu kelimenin rüya ve uyku kavramlarıyla yakından bağlantısını görüyoruz. Terapi, eski Yunanca therapeia kelimesinden türemiş ve therapeia ise uyku tapınaklarında rüyalarla iyileşme anlamına geliyordu. Yunan mitolojisiyle yakından ilgilenen Sigmund Freud rüyaları terapilerde kullanan ve rüyaları bilimsel bir zemine oturtmaya çalışan ilk psikoterapistti. Freud, rüyaları dini ve ritüelistik yapılarından arındırarak rüya yorumlamasını terapide daha bilimsel bir yere koymaya çalışmış ve rüyaları parçalara ayırarak birçok sembol ve katmanı anlamlandırmak için uğraşmıştı. Freud bunu her ne kadar bilimsel bir zeminde yapmaya çalışsa da amacı rüyalarda yatan gizli anlamları ortaya çıkarmaktı. Bu amaçla da hastalarıyla yaptığı seanslarda karşılaştığı rüyalar, semboller ve anlamlarıyla ilgili genel bağlantılar kurmaya çabaladı ve bu sembollerin genel anlamları üzerinde durdu.
Analitik psikolojinin kurucularından olan ve bilinç dışına büyük anlam atfeden Carl Gustav Jung da Freud’a benzer şekilde terapilerinde ve kişisel hayatında rüyalara önem vermişti. Yolları ayrılana kadar Freud’un izinden giden ve onun çalışmalarından ilham alan Jung’un rüyalara bakış açısının Freud’dan ayrışan kısımları vardı. Jung, Freud’a benzer şekilde rüyaların çok katmanlı ve sembolik anlamlar içerdiğini düşünse de bu sembollerin her rüyayı gören için farklı anlamlara çıktığı görüşünü öne sürüyordu. O yüzden belirli bir sembol her danışan için farklı bağlamda ve rüyanın bütünü içinde ele alınmalıydı. Jung’a göre rüyalar belirsiz ve bilinmeyen bir metni okumaya atılmış bir adımdı ve bilinç dışını bilince bağlayan önemli bir köprü rolündeydi. Bunu biraz açacak olursak, rüyalar kendimizle ilgili bilmediğimiz, saklı kalmış, saklamak istediğimiz, görmek istemediğimiz, bazen ise bilmek istediğimiz ve fark edemediğimiz yanlarımızla ilgili bilgileri barındırıyordu. Jung rüyaların, bilinmeyen bir obje gibi merakla elimize almamızı, tutmamızı, yanımızda taşımmamızı, incelememizi, keşfetmemizi ve onunla oynamak için yaratıcılığımızı kullanmamızı söylüyordu.
Jung gibi birçok psikoterapiste göre de rüyalar anlamlandırması çetrefilli olsa da diğer tüm bilinçli düşüncelerimize kıyasla daha dürüst olabilirlerdi. Rüya Laboratuvarının kurucusu, psikiyatrist Montague Ullman da bu görüşü "rüyadayken” uyanık olduğumuza göre kendimize karşı daha dürüstüz diyerek destekler. Ullman rüyaları kendimize yakından bakmak ve olduğumuz kişiye yaklaşmak için bir hediye olarak görür. Rüyalar çok katmanlıdır, semboller ve metaforlar içerir. Bu nedenle, rüyayı görenin anlamını kendi keşfetmesi, bu süreci terapist bazı sorular sorarak kolaylaştırsa da çoğu zaman terapistin tarafsız ve meraklı halde kalabilmesi gerektiğini savunur.
Rüyayı gören kişinin rüyasını kendi kelimeleri, düşünceleri ve duygularıyla yorumlaması, anlamlandırmaya çalışması, rüyayı uyanıkken de ‘hissetmesi’ rüyanın rehberliğini kıymetli kılar. Kişinin, herhangi bir terapistin, rüya yorumları kitaplarının ya da etraftaki diğer insanların yorumlarından olabildiğince arınmış bir şekilde kendi kişisel çağrışımlarından yararlanması kişiyi rüyanın anlamına daha da yakınlaştırır. Ullman, rüyaların analiz edilmesi değil takdir edilmesi ve değerinin bilinmesi gerektiğini söyler. Ona göre rüyalar saklanmış ve gizli kalmış düşünceleri değil sağ beynin düşünme biçimini yansıtır. Sağ beyin özellikle olumsuz yoğun duyguların işlemlenmesi ve anlamlandırılmasında, sezgisel ve sanatsal anlamların oluşmasında önemli rol oynar. Bu nedenle rüyaları, sol beynin daha aktif olduğu mantıksal çıkarımlar, olguları analiz etme veya linear bir şekilde neden sonuç ilişkileri kurma ile değil sağ beyinle bağlantılı olan hayal kurma, görselleştirme, sezgisel düşünme ve metaforlarla anlamlandırırız.
Filozof Eugene Gendlin, rüyaların ihtiyaçlara karşılık verdiğini dile getirir. Bunu da iki şekilde yapar, hayatımızdaki bir problemi, ihtiyacı göstererek ya da bir eksikliğe işaret ederek. Rüyayı göreni yeni bir iç görüye ve anlatıya çağırır. Önemsemediğini düşündüğü, bilerek ya da bilmeyerek bakmadığı o anlamı keşfetmeye davet eder. Rüyada, sahneler, duygular, tepkiler abartılır, büyütülür ve günlük hayatta azımsanan, görmezden gelinen, geçmişe ait olduğu düşünülen bazı temalar bu şekilde görünürlük kazanır.
Rüyalar her zaman inkar edilen ya da bastırılan problemlerle ilgili olmayabilir. Tam tersine rüyalar ya da kabuslar, aktif olarak başa çıkmaya çalıştığımız bir alanı temsil ediyor olabilir. Stresli, yoğun duygulanımlara yol açan ya da travmatik bir olaydan sonra rüyalar beynin iyileşme sürecine yardım eden bir mekanizma olarak işleyebilir. Olayları anlamlandırmaya, olayı farklı perspektiflerden görmeye ve duyguların ifadesine olanak tanır.
Ne kadar kafa karıştırıcı ve rahatsız edici olsa da kabuslar da benzer bir mekanizmaya hizmet eder. Kabusları sembolik ve mecazi anlamlarından arındırıp incelediğimizde kabuslarda ortaya çıkan olaylar, kişiler ve hisler suçluluğa, kaygıya, korkuya, depresyona ve kendine şüpheye neden olabilir. Fakat kabuslar da aynı rüyalar gibi çok katmanlı ve boyutludur. Rüyayı gören kişinin rüyalarına ve kabuslarına yargılamadan, merakla bakabilmesi sadece rüyanın anlamlandırılmasını değil rüyanın günlük hayata olan etkisini ortaya koyar. Bu bazen bilinmeyen ya da unutulmuşun ortaya çıkması, bazen zaten bilinen bir şeyin farklı hissettirmesi, farklı bir anlamla tekrardan oluşturulması gibidir.
Kaynakça
Lewis, J. E., & Krippner, S. (Eds.). (2016). Working with dreams and PTSD nightmares: 14 approaches for psychotherapists and counselors. Praeger.




Yorumlar